Ana Sayfa Kıbrıs iktibas Tümay Tuğyan Kuzey Kıbrıs’ı ‘mış’ gibi yönetenler – Tümay Tuğyan

Kuzey Kıbrıs’ı ‘mış’ gibi yönetenler – Tümay Tuğyan

Reklamlar

Türkiye’de son 22 yılın iktidarı Adalet ve Kalkınma Partisi’nin 8. Olağan Büyük Kongresi vardı geçtiğimiz hafta sonu. 2014 yılından bu yana Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatını da taşıyan Recep Tayyip Erdoğan, bilmem kaçıncı kez, delegenin eksiksiz oyuyla, partinin genel başkanlığına seçildi yeniden. Kimileri bunu ‘İstikrar/Başarı Öyküsü’ şeklinde nitelendirip alkışlarken, kimilerine göre ise durum bir ‘Hakimiyet-i Mutlaka’ vakası. Yani onlara göre bu alkış değil, yergi nedeni. Burada alınan pozisyon, elbette meseleye hangi perspektiften bakıldığıyla doğrudan ilintili.

Kesintisiz, kati Erdoğan iktidarını yeren taraftaysanız, orada duranlar için durum net.

Ancak öven taraftaysanız, orası biraz çetrefil bir hâl alıyor. Samimi bir inanmışlıktan gelenle, ‘mış’ gibi gösterilen arasında, tehlikeli bir ince çizgi var çünkü.

Biz Kıbrıslı Türkler açısından da Türkiye ile olan ilişkiler bağlamında sorun, biraz da bu noktada başlıyor. Sıradan bir vatandaşın ya da bir zümrenin Erdoğan rejimiyle ilgili ne hissettiğinin ötesinde, kendine ‘devlet’ diyen bir yapının siyasetçisinin bu ilişki düzleminde kendine biçtiği rol, o çatı altında yaşayan insanların ‘kaderi’ haline geliyor.

***

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, ilan edildiği 1983 yılından bu yana, uluslararası toplum indinde ‘yok’ hükmündeki varlığıyla, deyim yerindeyse ‘devletçilik’ oynamaya çalışan bir yapı olmanın ötesine geçemedi. Dünya tarafından bir devlet olarak kabul görmemenin başlı başına yarattığı hayati sorunlara ek olarak, Kıbrıslı Türk yöneticilerin geçmişten günümüze Türkiye ile kurduğu hastalıklı ilişki, ada yarısını yıllar içerisinde katastrofik bir coğrafyaya dönüştürdü.

Hafta sonu AKP’nin kongresinde ön saflarda boy gösteren Cumhurbaşkanı Ersin Tatar ve Başbakan Ünal Üstel’in yönetimindeki şimdinin ‘KKTC’si ise hiç tereddütsüz, bu katastrofun doruğu.

Türkiye’deki rejimin isteği ve desteğiyle, seçilmelerinin ardında sayısız şaibe bırakarak bu makamlara ‘taşınan’ Tatar ve Üstel, bir yandan ‘uslu çocuklar’ olarak diyetlerini ödemeye devam edip, bir yandan da sadakatin ve iş birliğinin getirdiği ‘bereketin’ tadına varırken, Kıbrıslıların sıkça yaptığı benzetmedeki şekliyle, ‘Türkiye’nin Arka Bahçesi’ haline getirilen Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşayanlar ise, hiç olmadığı kadar ‘varlığıyla’ sınanıyor.

Planlı nüfus politikalarıyla giderek kendi ülkesinin sayısal azınlığı haline gelen ve bu politikaların yıkıcı iki sonucu olarak, hem sosyal ve kültürel anlamda ciddi bir asimilasyon tehlikesiyle karşı karşıya olup, hem de siyasi iradesini sandığa yansıtamaz noktaya getirilen Kıbrıslı Türkler, bütün bunların yanı sıra, uluslararası tanınmamışlığı bir avantaja dönüştüren ‘odakların’ insan ticareti, kara para, kumar, fuhuş, rüşvet, uyuşturucu ve her türlü yolsuzluğun cennet vatanı haline getirdiği bu bir avuç toprak parçasının, her geçen gün biraz daha bataklığa gömülüşünü izliyor.

***

Tatar ve Üstel, girişte bahsettiğimiz o ‘övgü’ cephesinin neresinde?

Samimiyetle inananlardan mı yoksa ‘mış’ gibi yapanlardan mı bu bizi yöneten isimler?

“Sonuç aynı kapıya çıktığı sürece, bunun bir önemi yok” diyebilirsiniz.

Hatta ‘mış’ gibi yapılma olasılığını, ‘özlerinde onlar da bizden farklı düşünmüyorlar’ argümanıyla, nispeten empatik ve hatta sempatik de bulabilirsiniz.

Peki o halde soruyu şöyle soralım:

Sonuç aynı kapıya çıksa da bir fiili, birisinin ölümüyle sonuçlanacağını bilerek işlemekle, yanlışlıkla insan öldürmenin hukuktaki suç niteliği aynı mıdır?

Kıbrıs’ın kuzeyinde yaşananlara bu açıdan baktığımızda, siyasi çıkarları uğruna ülkelerinin kirli bir ‘arka bahçe’ haline getirilmesine bile isteye göz yuman insanlardır gördüğümüz.

Dolayısıyla da ‘mış’ gibi yapıyor olmaları, bu bedeli bize ‘taammüden’ ödetiyor olmaları demektir ve bu fiilin vebali, çok daha büyüktür.

YORUM YOK

Yorumunuzu ekleyinCevabı iptal et

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Exit mobile version